16 Şubat 2014 Pazar

SARIKAMIŞ ALLAHUEKBER DAĞI ŞEHİTLİĞİ

Allahuekber Dağları'nda 15 Aralık 1914-5 Ocak 1915 tarihleri arasında gerçekleşen trajik savaşın acı bilançosu, çoğu kurşun atamadan, soğuğa yenik düşerek ölen 90 bine yakın Türk askeriydi. Biz sadece "Allahuekber Dağı Şehitliği"ni gezebildik ancak, Allahuekber Dağları'nın sırtlarından köy ve ilçe merkezlerine kadar geniş bir bölgeye yayılan şehitliklerin bir kısmı anıt, diğerleri ise mezar formundaymış. Yöredeki diğer şehitlikler şunlarmış: Allahuekber Dağı Meçhul Asker, Batı Kışla, Yukarı Sarıkamış, Millet Bahçesi Meçhul Asker, Makineli Tüfek, Dikenli Tabya, Turnagöl, Ağababa, Yayıklı Köyü Kırklar, Divik Yayla, Tekçam, Soğanlı Dağı, Hamamlı, Mescitli, Yağbasan, Bardız ve Çakırbaba Şehitlikleri.































15 Şubat 2014 Cumartesi

Kar Tanelerinin Kristal Olup Düştüğü Yer

Sarıkamış

Kayakla ilgim olmadığı için Kars'a gitmeyi hep çok istesem de, Sarıkamış aklımın ucundan geçmezdi. Ta ki, Katerina'nın Av Köşkü'ne evsahipliği yaptığını öğreninceye kadar. Köşk'ü görmek istiyordum. Sarıkamış'la ilgili incelemelerimde, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda, 40 yıl Rus işgali altında kalan Sarıkamış'ın, Rus ordusu tarafından kışla ve garnizon olarak kullanılan, Rus mimarisinin özelliklerini yansıtan binalara dolu olduğunu öğrendim. Savaştan hoşlanmadığım için, "askeri binalardan banane" havası içindeydim. 

Derken, yolumuz Kars'a ve Sarıkamış'a düştü. Katerina'nın daha doğrusu Çar'ın Köşkü'nü gezdikten sonra, minibüsümüzle Kayak Merkezi'ne giderken, ilçenin içinde gördüğümüz binalar, binaların mimarisi, planları, yerleşimleri beni benden aldı. Sarıkamış programımız Köşk ve Kayak Merkezi'nden oluştuğu için, ilçenin merkezini gezememiştik ama, bu demek oluyordu ki, Sarıkamış'a bir kez de bunun için gelinecekti. 

Foto: Ayşe Keskalan

Katerina'nın Av Köşkü

wikipedia bilgilerine göre, 1896 yılında yapılmış. yekpare ağaçtan,birbirine geçme yöntemiyle, çivi kullanılmadan. halk arasında Katerina'nın Köşkü olarak bilinen bu köşkü 2. Çar Nikola, hasta oğlu Aleksi için bir rehabilitasyon merkezi olarak yaptırmış. 


Foto: Ayşe Keskalan

28 Ağustos 2013 Çarşamba

10 YIL ÖNCE 10 YIL SONRA... SEFERİHİSAR

Ankara'da, gazetecilik yıllarında tanıdım Fulya'yı. Daha doğrusu ben mesleği bırakmıştım ama Fulya devam ediyordu. Yıllar geçti, Fulya Ankara'yı terketmeye, memleketine yani Seferihisar'a dönmeye karar verdi. Döndükten kısa bir süre sonra da, beni Seferihisar'a davet etti. İzmir'in bir ilçesi olması dışında hiçbir bilgim yoktu Seferihisar'a ilişkin. Belki Fulya'dan önce adını bile duymamıştım. Turistik bir mekan değildi o zamanlar. Atladım otobüse gittim. İki arkadaş, güzel zamanlar geçirdik beraber. Tatil bitti Ankara'ya döndüm. Bir gün Seferihisar'ın "citta slow" seçildiği haberini okudum. Citta Slow da ne ola ki dedim. Baktım, tam benlik bir şeymiş. Küreselleşmenin şehirlerin dokusunu, sakinlerini ve yaşam tarzını standartlaştırmasını, yerel özelliklerini ortadan kaldırmasını engellemek için ortaya çıkmış bir kentler birliği imiş. Küreselleşmenin yarattığı homojen mekanlardan olmak istemeyen, yerel kimliğini ve özelliklerini koruyarak dünya sahnesinde yer almak isteyen kasaba ve kentlerin katıldığı bir birlikmiş. Citta Slow hakkında detaylı bilgi için şurayı tıklayınız:

http://www.cittaslowseferihisar.org/index.php?option=com_content&view=article&id=55&Itemid=62

10 Yıl Önce. Temmuz 2003. 

28 Haziran 2013 Cuma

Yaşasın Bağzı Şeyler !

"Olmaz olmaz deme hiç, olmaz olmaz sevgilim. Hayat neler gösterir belli olmaz sevgilim" diye bir şarkı vardır hani. Hakkaten de "olmaz olmaz" dememek gerekiyormuş. Yıllardır günübirlik doğa yürüyüşlerine katılırım. Bu yürüyüşlere katılan arkadaşlar çoğunlukla dağcılıkla da ilgilidirler. Dağda yürümek, zirve yapmak, dağda çadırlı kamp kurmak filan benim için "bilim kurgu" tadında hadiseler idi. Çok çok dağcılık filmleri izlemiş, dağcı arkadaşlarımın fotoğraflarına bakmakla yetinmişimdir. 
 

21 Mayıs 2013 Salı

Niksar'ın Fidanları Koyverin Gidenleri


Doğa Araştırmaları Sporları ve Kurtarma Derneği (DASK) her yıl “Doğada Görüntü Avcılığı Yarışması” düzenliyor. Geçen seneki  Samsun Vezirköprü’de, ondan bir önceki yıl İğneada’da yapılmıştı. Bu sene ise 16-19 Mayıs 2013 tarihleri arasında Tokat’ın ilçesi Niksar’da yapıldı. Kars’lı fotoğraf sanatçısı A. Kadir Ekinci ile tanışmamış, sohbet etmemiş olsaydım, bu seneki DOGAY’a katılmayı aklımdan bile geçirmezdim. Kadir Ekinci’ye, AFSAD’da bir sohbet sırasında, Kars’tan sonra Türkiye’de en çok beğendiği yerin neresi olduğunu sormuştum. O da hiç tereddütsüz, “Tokat” demişti.  O sırada ortada DOGAY mogay yoktu. Sonra bir de baktım, bu seneki DOGAY Tokat’ın ilçesi Niksar’da. Üstelik, aksiyon sever dostlarımın çoğu da orada olacak ! Ben durur muyum ? Tabi ki durmam. 17 Mayıs Cuma akşamı iş çıkışı üç araba Ankara’dan Niksar’a doğru yola çıktık. Niksar’a, kamp alanına vardığımızda gece yarısı olmuştu. Yol arkadaşlarım Özgür, Deniz ve Avni Bey’in yardımlarıyla çadırımı kurdum. Çadır arkadaşım Yelda, ertesi gün sabah başka bir grupla yola çıkacağından o geceyi çadırda tek başıma geçirecektim. Ürkmedim mi, ürktüm. Bu nedenle çadırlara yer seçerken, Özgür’e neredeyse yalvardım, “Çadırları birbirine yakın kuralım noluuuuuuurrrr” diye. Bu benim ikinci çadır konaklamalı gezim olacaktı. İlki geçen yaz, Akçakoca’da idi. Çadırda kalmaya alışır mıyım, sever miyim, tereddütlerim vardı.  Çadır kurmak filan nasıl olacaktı ? Kim uğraşacaktı ? Yola çıkmadan önce evde salonda kurmayı denemiştim olmamıştı. Kafam soru işaretleri ile şüphelerle doluydu. Üstelik de gecenin bir köründe kurulacaktı o çadır. Neyse, imece usulü çadırımızı kurduk. İçini yerleştirdim. Matı serdim, uyku tulumunu serdim. Gece lambasını astım. Yanlarda cepler varmış, onlara eşyalarımız koydum. Hatta çadırı geri toplarken o ceplerde lens solüsyonumu ve gözlüğümü unutmuşum. Allah’tan Yelda fark etti son anda toplanırken. Yoksa, aranıp duracaktım ta ki 1-2 Haziran’daki Lahitkaya’ya gidene kadar. Çadırlar kurulduktan sonra birer yorgunluk kahvesi içtik, hatta Deniz’in getirdiği votkadan da içtik. Bu arada diğer çadırlardan birinden gelen sesin desibeli, Boğaziçindeki Rasathanede bile ölçülemeyecek cinstendi. Yer gök inliyordu sanki. Belki bir bakıma iyiydi bu durum, zira o gece çadırda sakin sakin uyuyabildiysek, civardaki ayı, domuz, tilki kardeşler bize “hoş geldiniz” demeye gelmedilerse, bunu o amcanın horlama sesine borçlu olabiliriz. Olaylara tek taraflı bakmamak lazım nitekim. Neyse, uyuyalım artık, en azından o sese rağmen bunu başarır mıyız bir görelim dedik. Sabah olup da gündüz gözüyle baktığımızda, Yelda ile ortaklaşa aldığımız minik mavi çadırımız o kadar sevimli görünüyordu ki, hemen fotoğrafını çekip Yelda’ya gönderdim.


15 Mayıs 2013 Çarşamba

SEYİR DEFTERİ

Efendiiiiim ne zamandır isteyip de ertelediğim şeylerden biri de, amatör denizci belgesi almaktı yani yelkenli bir tekneyi kullanmayı öğrenmek. Şubat ayında, bir pazar sabahı trekkinge giderken, otobüste, Yelda dedi ki "Sinan ve ben kaptanlık kursuna başlıyoruz." Nerede, ne zaman, nasıl demeye kalmadan, pazartesi akşam ben de onlarla beraber kurstaydım. Yalnız ben devam edemedim iş güç yüzünden. Onlar belgelerini aldılar. 23 Nisan tatilinde de Özgür'le beraber eğitime çıkmaya karar verdiler. Sağolsunlar, kursa gitmediğim, belge almadığım halde, beni de dahil ettiler eğitim programlarına. Onlar mektepli, ben alaylı olarak tekneye adımımızı attık. Kiraladığımız tekne, küçücük minnacık, yaklaşık 8 metre boyunda (denizcilikte metre değil de feet kullanılıyor ama şimdi hesaplayamadım 8 metre kaç feet eder),  yekeli, sevimli mi sevimli bir tekneydi.