"Olmaz olmaz deme hiç, olmaz olmaz sevgilim. Hayat neler gösterir belli olmaz sevgilim" diye bir şarkı vardır hani. Hakkaten de "olmaz olmaz" dememek gerekiyormuş. Yıllardır günübirlik doğa yürüyüşlerine katılırım. Bu yürüyüşlere katılan arkadaşlar çoğunlukla dağcılıkla da ilgilidirler. Dağda yürümek, zirve yapmak, dağda çadırlı kamp kurmak filan benim için "bilim kurgu" tadında hadiseler idi. Çok çok dağcılık filmleri izlemiş, dağcı arkadaşlarımın fotoğraflarına bakmakla yetinmişimdir.
28 Haziran 2013 Cuma
21 Mayıs 2013 Salı
Niksar'ın Fidanları Koyverin Gidenleri
Doğa Araştırmaları Sporları ve
Kurtarma Derneği (DASK) her yıl “Doğada Görüntü Avcılığı Yarışması” düzenliyor.
Geçen seneki Samsun Vezirköprü’de, ondan
bir önceki yıl İğneada’da yapılmıştı. Bu sene ise 16-19 Mayıs 2013 tarihleri
arasında Tokat’ın ilçesi Niksar’da yapıldı. Kars’lı fotoğraf sanatçısı A. Kadir
Ekinci ile tanışmamış, sohbet etmemiş olsaydım, bu seneki DOGAY’a katılmayı
aklımdan bile geçirmezdim. Kadir Ekinci’ye, AFSAD’da bir sohbet sırasında, Kars’tan
sonra Türkiye’de en çok beğendiği yerin neresi olduğunu sormuştum. O da hiç
tereddütsüz, “Tokat” demişti. O sırada
ortada DOGAY mogay yoktu. Sonra bir de baktım, bu seneki DOGAY Tokat’ın ilçesi
Niksar’da. Üstelik, aksiyon sever dostlarımın çoğu da orada olacak ! Ben durur
muyum ? Tabi ki durmam. 17 Mayıs Cuma akşamı iş çıkışı üç araba Ankara’dan
Niksar’a doğru yola çıktık. Niksar’a, kamp alanına vardığımızda gece yarısı
olmuştu. Yol arkadaşlarım Özgür, Deniz ve Avni Bey’in yardımlarıyla çadırımı
kurdum. Çadır arkadaşım Yelda, ertesi gün sabah başka bir grupla yola
çıkacağından o geceyi çadırda tek başıma geçirecektim. Ürkmedim mi, ürktüm. Bu nedenle çadırlara yer seçerken, Özgür’e neredeyse yalvardım, “Çadırları
birbirine yakın kuralım noluuuuuuurrrr” diye. Bu benim ikinci çadır konaklamalı
gezim olacaktı. İlki geçen yaz, Akçakoca’da idi. Çadırda kalmaya alışır mıyım,
sever miyim, tereddütlerim vardı. Çadır
kurmak filan nasıl olacaktı ? Kim uğraşacaktı ? Yola çıkmadan önce evde salonda
kurmayı denemiştim olmamıştı. Kafam soru işaretleri ile şüphelerle doluydu.
Üstelik de gecenin bir köründe kurulacaktı o çadır. Neyse, imece usulü
çadırımızı kurduk. İçini yerleştirdim. Matı serdim, uyku tulumunu serdim. Gece
lambasını astım. Yanlarda cepler varmış, onlara eşyalarımız koydum. Hatta
çadırı geri toplarken o ceplerde lens solüsyonumu ve gözlüğümü unutmuşum. Allah’tan
Yelda fark etti son anda toplanırken. Yoksa, aranıp duracaktım ta ki 1-2 Haziran’daki
Lahitkaya’ya gidene kadar. Çadırlar kurulduktan sonra birer yorgunluk kahvesi
içtik, hatta Deniz’in getirdiği votkadan da içtik. Bu arada diğer çadırlardan birinden gelen sesin desibeli,
Boğaziçindeki Rasathanede bile ölçülemeyecek cinstendi. Yer gök inliyordu
sanki. Belki bir bakıma iyiydi bu durum, zira o gece çadırda sakin sakin
uyuyabildiysek, civardaki ayı, domuz,
tilki kardeşler bize “hoş geldiniz” demeye gelmedilerse, bunu o amcanın horlama
sesine borçlu olabiliriz. Olaylara tek taraflı bakmamak lazım nitekim. Neyse, uyuyalım
artık, en azından o sese rağmen bunu başarır mıyız bir görelim dedik. Sabah olup da gündüz gözüyle baktığımızda, Yelda ile ortaklaşa
aldığımız minik mavi çadırımız o kadar sevimli görünüyordu ki, hemen
fotoğrafını çekip Yelda’ya gönderdim.
15 Mayıs 2013 Çarşamba
SEYİR DEFTERİ
Efendiiiiim ne zamandır isteyip de ertelediğim şeylerden biri de, amatör denizci belgesi almaktı yani yelkenli bir tekneyi kullanmayı öğrenmek. Şubat ayında, bir pazar sabahı trekkinge giderken, otobüste, Yelda dedi ki "Sinan ve ben kaptanlık kursuna başlıyoruz." Nerede, ne zaman, nasıl demeye kalmadan, pazartesi akşam ben de onlarla beraber kurstaydım. Yalnız ben devam edemedim iş güç yüzünden. Onlar belgelerini aldılar. 23 Nisan tatilinde de Özgür'le beraber eğitime çıkmaya karar verdiler. Sağolsunlar, kursa gitmediğim, belge almadığım halde, beni de dahil ettiler eğitim programlarına. Onlar mektepli, ben alaylı olarak tekneye adımımızı attık. Kiraladığımız tekne, küçücük minnacık, yaklaşık 8 metre boyunda (denizcilikte metre değil de feet kullanılıyor ama şimdi hesaplayamadım 8 metre kaç feet eder), yekeli, sevimli mi sevimli bir tekneydi.


26 Mart 2013 Salı
Yavaş Gezginliğin Zamanı Gelmiştir
Hürriyet'in, pazartesi eki "Seyahat"de güzel bir yazıya rastladım. Gündüz Vassaf ile bir söyleşi yapılmış. Daha doğrusu Gündüz Vassaf Bosna Hersek'i anlatan bir yazı yazmış da diyebiliriz. O yazıda, Vassaf'ın bazı cümleleri çok hoşuma gitti. Alıntı yapmak istiyorum:
"... Köprüye baktıkça, yeryüzünde ne kadar geçici olduğumu hissettim. Benden önce de pek çok kişi buradan geçmişti, bakmıştı. Onlar kaybolup gitmişti, ama köprü yerinde duruyordu. Günün birinde yeryüzü de yok olup gidecekti. Aslında köprü de geçiciydi. Geçiciliği algılamak insana haddini bilmeyi de öğretiyor.
İstanbul'da büyük bir ışık kirliliği var. Şehir insanı gökyüzünü, ufuk duygusunu yitirmiş. Yıldızları, evreni görmek, "ben kimim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum" sorusunu gündeme getirir. Mostar'da gökyüzü öylesine berrak ki, gökyüzünü görüp, dünyalı olduğunuzu hissediyorsunuz. Bu size dağların ardında başka şehirlerin, hayatların olduğunu düşündürüyor. Yolların devamını hissediyorsunuz. Oysa dev metropollerde insan, düşüncesi, algıları çok küçülüyor. Doğru olmayan kavramlar abartılıyor.
Seyahatlere para ve zaman harcıyorsak, herkesin yaşadığı deneyimin ötesinde fayda elde etmeli, dünyamızı zenginleştirmeli, tüketmek yerine kendimizi yeniden üretmeliyiz. Mostar'da köprü bekçiliği bana şunu öğretti: Bildiklerimle, kişiliğimle bir yere gidip, hızla keşfedip dönmek yerine, farklı bir yerde kendimden soyunup, başka bir kişiye dönüşebilirsem, kendime dışarıdan bakabilirsem, bu geziler bana kazanç olabilir. Aksi, herkesin yaşadığı deneyimin tekrarı olur. Slowfood, slowcity gibi, yavaş gezginliğin de zamanı gelmiştir..."
Yazının tamamını okumak isteyenler buyursunlar efenim:
Pazar Yürüyüşlerine Katılım İçin Karar Alma Süreci
Pazar günleri yapılan günü birlik doğa yürüyüşlerine katılıp katılmama konusundaki karar verme mekanizmam şu şekilde işliyor:
Haftaiçi duyuru geldiğinde, üşeniyorum. “Amaan kim gidecek
şimdi Pazar Pazar” diyorum. Sonra, "arkadaşlar gidiyormuş yaa, muhabbeti kaçırmayayım" diye
gitmeye karar veriyorum. Cumartesi akşamı hummalı bir hazırlık başlıyor. Çanta
hazırlanıyor. Çantaya tozluk, yedek giysiler, baton, kuruyemiş filan konuyor.
Öğle yemeği için sandviç hazırlanıyor. Saatin alarmı kuruluyor ve uyku.
22 Mart 2013 Cuma
Doğu Ekspresi
Kars'a gitmeyi, hem de trenle gitmeyi ne zamandır istiyordum. Lakin, bir yanım tren yolculuğunu merak ederken, bir yanım da beni şüphelere, kuruntulara boğuyordu. Saatler sürecek bir yolculuk, trenin içinde, tıngır mıngır... Ya sıkılırsam. Ya rahat edemezsem. Ya pisse. Ya kokuyorsa. Ya şöyleyse... Ya böyleyse. Bugüne kadar trenle şehirler arası sadece iki kez yolculuk yapmıştım. İlkinde, Afyon'dan İzmir'e gitmiştim. Afyon'da ne kadar akraba varsa, doluşmuştuk cümbür cemaat. Fakat, o nasıl bir yavaş gitmeydi öyle. Afakanlar basmıştı. Trene ve tren yolculuğuna dair ilk eksi puanımı o zaman vermiştim.


10 Mart 2013 Pazar
Karlar Altında Kars Masalı
Masal,
gerçek oldu. Birkaç ay önce "bir deliliğe kalkıştım ama... bakalım
gidebilecek miyim" diye yazmıştım. Oldu. Gittim. =)
Birkaç yıl
önce başladı Kars sevdası bende. Nereden tutuldum bu sevdaya bilmiyorum.
Gördüğüm fotoğraflardı büyük olasılıkla beni cezbeden. Şerif Sezer ile Tarık
Akan'ın oynadığı, Kars'da geçen "Deli Deli Olma" filmi de bu
isteğimin üstüne tüy dikmişti. Her sene, kış geldiğinde, Tempo Tur'un web
sayfasındaki Kars gezisinin programını okur, gidip gitmemek konusunda kararsız
kalır, sonunda da bu işi gelecek seneye ertelerdim. Bu kış, "ertele ertele
nereye kadar" dedim. Tempo Tur'la gitmeyi düşünürken, Dilek'ten aldığım
e-posta, fikrimi tamamen değiştirdi. Dilek'in sıklıkla seyahat ettiği gezi
grubu, Şubat ayında Kars'a gezi düzenliyordu. Bundan daha iyi bir tesadüf
olabilir miydi ? Elbette olamazdı ! Tempo Tur'la tek başına gideceğime,
tanıdığım arkadaşlarımın olduğu geziyi tercih edecektim tabi ki.

Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


